
Varlıklı bir Fransız ailesinde doğan Charles, küçük yaşta yetim kalınca hem imanını hem de hayattaki yönünü kaybetti. Askeri okulu zorlukla tamamladı; davranışları yüzünden sık sık disipline verildi ve metresiyle kasabada açıkça dolaşması tepki topladı. Kaybolmuştu.
Cezayir’deki askeri göreve çağrılınca kendine çeki düzen vermeyi başardı ve orada Müslüman halkın imanını görmesiyle kendi iman yolculuğu başladı.
Ordudan ayrıldı ve o dönem Avrupalılara kapalı olan Fas’ta çok tehlikeli bir keşfe girişti. Kendini yoksul bir haham olarak tanıttı ve çeşitli kervanlarla yolculuk etti. Bu deneyim, onun kendi kırılganlığıyla yüzleşmesine ve İslam’ın yaşayan imanını yakından görmesine sebep olarak kalbindeki tüm soruları ve özlemleri uyandırdı.
“Tanrı’nın var olduğuna inandığım anda, O’nun için bütünüyle yaşamaktan başka yapacak bir şeyim olmadığını anladım. Dini çağrım, imanımın doğduğu saatle aynı anda doğdu.”
(Bl. Charles de Foucauld)
Sevgili kardeşi ve Rab’bi olarak adlandırdığı İsa’yla karşılaşması ise yıllar sürdü. Ama sonunda O’nu bulduğunda; Charles, İsa’da bulduğu Tanrı sevgisiyle sarsıldı.
İçsel arayışı onu önce Kutsal Topraklara, daha sonra yanlarında birkaç yıl geçirdiği Trappistlere götürdü. Duası, giderek İsa ile mistik bir buluşma hâlini aldıkça başkalarında İsa’yı daha çok aramaya başladı. Çağrısının Nasıralı İsa’nın yaşamını taklit etmek olduğunu anlamaya başladı. Bununla, yoksul insanların sıradan yaşamına kök salmış derin bir düşünce hayatını kast ediyordu. Bu yol ne dümdüzdü ne de belirgin. Fakat içinde onu daha ileriye ve derine iten şeyin peşinden gitti. Bu sezgi onu Trappistlerden ayrılmaya ve sonunda Cezayir’e dönmeye teşvik etti. Keşfettiği Tanrı sevgisini, orada ona çok şey katanlarla paylaşmak istedi.
“Seni Ben’de derinleştirecek olan şey; çocuklarımdan uzak durman değil, sevgidir. Onlarda beni gör; Nasıra’da benim yaptığım gibi, onların yakınında, Tanrı’da kaybolmuş olarak yaşa.”
Meditasyon — Charles de Foucauld

Charles’ın dua anlayışının merkezinde Efkaristiya vardı. İsa’nın bedenini ve kanını armağan edişinde; Tanrı’nın aramızdaki kalıcı varlığının işaretini, yaralı insanlığı iyileştirmeye ve kurtarmaya muktedir bir sevgiyi ve başkaları için kendi varlığının resmini görüyordu.
Tanrı’ya ve insanlara yönelik bu çift yönlü duruşun, yaşamında birleştirici ve iyileştirici bir güç olduğuna inanıyordu.
Charles bu yaşam tarzını, dönüşümünde çok önemli bir rol oynayan Cezayir’de ve Tuareg (Berberi) halkı arasında hayata geçirdi. Onlarla kurduğu arkadaşlığı ve dua hayatını, misyonu olarak görüyordu. Zamanın, bu halkın Hristiyanlığa geçişi için uygun olmadığını ve yaşamının bu halkla anlayış ve saygı bağları kurmakla ilgili olabileceğini düşünüyordu. Tuareg dilini ve kültürünü geniş biçimde inceledi.
Charles, 1 Aralık 1916’da, I. Dünya Savaşı’nın karmaşası içinde öldürüldü. Bölgedeki çatışmalardan kaçamayacak kadar yoksul olan Tamanrasset halkının arasında kalmayı seçmişti. Kendi hayatının risk altında olduğunun fazlasıyla farkındaydı.

“İnsanın imkanlarının zayıflığı, bir güç kaynağıdır. İsa, imkansızın Efendisidir.”
Bl. Charles de Foucauld
13 Kasım 2005’te Roma’da kutsandı.
Charles öldüğünde hiçbir takipçisi yoktu ve ölümünden birkaç yıl sonra René Bazin’in yayımladığı biyografisi olmasaydı yaşamı hiç bilinmeyecekti.
Kardeş Charles bazen “çöl ruhaniliği”nin bir modeli olarak “Teslimiyet Duası” ile hatırlanır. Bu dua aslında yıllar önce, hâlâ bir Trappist keşişiyken yazdığı çok daha uzun bir meditasyondan alınmıştır.
Çarmıhta ölmekte olan İsa’yı hayal eder ve İsa’nın ağzından konuşur.
Meditasyonu şu sözlerle sunar:
“Bu, Efendimizin, Sevgilimizin son duasıdır… bizim de duamız olsun… Sadece son anımızın değil, her anımızın duası olsun…”
