(Her iyiliği en yücelerdeki yegâne olan Rabbimiz’e teslim edelim.- bkz. Aziz Fransua’nın Birinci Kuralı, 17. Bölüm.)

Birisi bana biraz çaresizlik ve sitem dolu bir hâlde “Belki de bana en son lazım olan şey Jübile!” diyor. Bitmek bilmeyen haberleriyle endişeleri, kırgınlıkları üzerimize yükleyen günlük işlerimiz dururken. “Kime ne ki?”. Jübile? Bugünün dünyasıyla uzaktan yakından alakası olmayan geçmişten bir masal, fantezi gibi duyuluyor. Gene de merak ediyorum bu konuyu çağı geçmiş bir hikaye konumuna düşürmeksizin anlatmak mümkün mü? Artık kutlamaların bile içinin boşaltıldığı bir dünyada neyi gerçekten kutlayabiliriz?

Hristiyan İnancı, yanlış anlaşıldığında günlük hayattan bir kaçış gibi görülebilir. Hayatın sorunlarını hafife almakla, her şeyi Rab’bimizin şanlı dönüşünü beklerken ayartmalar, denenmeler ve ruhsal mücadeleler ile açıklamaya çalışmakla suçlanıyoruz. Ama tüm bunlar “doğru” bir anlayış olmadan yüzeysel ön yargılarla sürdürülen görüşler.

 

Ancak Jübile tam da ihtiyacımız olan şey! Boğulmakta olduğumuz dünyada bir taze nefes adeta. Karmaşa içinde kendi sesimizden ulvî bir sese kulak verme çağrısı. Bu bizi sınırlı öznelliğimizden kurtaran, hayatın ve çevremizdeki dünyanın anlamını açan daha derin bir hakikate çağrıdır. İçinde bulunduğu düşüşün ortasında babasının ebedi iyiliğini keşfeden “Müsrif Oğul”da olduğu gibi Jübile de bize bizlerden üstün bir gerçeği keşfetme yolculuğu sunuyor. Bu farkındalık gerçeklikten bir kaçış değil ama dünyayı kavramada daha doğru bir bakış açısı sağlıyor. İnsani yeterlilik ve tutkularımızın ne denli boş olduğunu görürsek kargaşalar, güce ve zenginliğe duyulan açlığın gerçekten ne anlamı kalır ki?

Aziz Fransua bunu güzelce ifade ediyor işte: “her şeyimizi, onları verene teslim edelim.” (bkz. Aziz Fransua’nın Birinci Kuralı, 17. Bölüm.) Elimizdeki her şey Allah’tan bize bir hediyedir! Aziz Pavlus’un bize hatırlattığı gibi: “Seni başkasından üstün kılan kim? Allah’tan almadığın neyin var ki? Madem aldın, niçin almamış gibi övünüyorsun?” (1. Korintliler 4:7)

Herşeyin bir hediye oluşunun farkındalığı krizlerimizinden bir çıkış kapısı haline geliyor. İster pişmanlık getiren kararlarımız hakkında konuşmak olsun, ister ekonomik sorunlarımız yada sosyal fikirlerimiz hakkında konuşmak, her kriz hayatımızın temellerine bir çağrı taşır. Bu temellere dönüş ise neşelenmemiz anlamına geliyor. Bu temel neşeyi yeniden keşfedişimizi.

 

Kutsal Kitap’ta Jübile, insanlar ve toprak için bir dinlenme zamanı , hayata dengenin geldiği bir bağışlama dönemiydi. Her 50 yılda bir büyük bir şenlik içinde kutlanırdı. Daha küçük ölçekte Şabat gününde hayat bulurdu. Şabat’ın önemine dair İsa döneminde Ferisiler’in ne kadar sert olduğunu görmek bugün bize garip gelebilir. Sonra da Pazar diriliş günü olarak bizler için haftalık bir mini Yubile’ye dönüştü. Rab’bimizin gününü kutsama emri On Emir’de en uzun ve detaylı açıklanan buyruktur (Mısır’dan Çıkış 20:8). Adeta Allah bu kutsal günü hatırlamanın ne kadar kolay unutulacağını bilerek ısrar etmiştir.

Pazar, yalnız bir dinlenme günü değil aynı zamanda Allah’ın iyiliği, yarattığı her şeyin güzelliği üzerine bir düşünüş, anlayış zamanıdır. Diriliş, şükran ve iç huzurun günü… Düşüncelerimizi berraklaştırıp kurtuluşumuzu hatırlatarak bizi huzura kavuşturan kutsal bir duraktır.

Biz Hristiyanlar için hayatın kaynağı bizim uğraşımız değil, Allah’ın lütfudur. Görevimiz ise bu kutsamayı unutmamak, dünyanın kargaşasıyla gölgelenmesine izin vermemektir.

Bu sene, hayatımızda sevince ve şükre daha büyük bir yer ayırmamızı diliyorum. Bu sadece bizim bakış açımızı değil , kalplerimizi ve belki bizi çevreleyen dünyayı bile değiştirebilir.

 

fr. Adrian Baciu