Sevgili kardeşlerim,

(Olağan Devre 16. Pazar Günü)

Bugün sizi, ayini kutlamaya ve Kutsal Kitap okumalarını şu soruya bir yanıt olarak dinlemeye davet ediyorum:

Neden kiliseye geliyoruz? Bugün neden buradayız?

Bu soruya bir yanıt bulmak için Aziz Pavlus’a bakalım. Bize gizemli ve derin bir içgörü sunuyor:

“Mesih’in, kendi bedeni olan Kilise uğruna çektiği sıkıntılardan eksik kalanları kendi bedenimde tamamlıyorum.” (Koloseliler 1:24)

Aziz Pavlus’un görevi, Mesih’in çektiği eziyetleri tamamlamaktı. Bu, Mesih’in kurtarıcı çilesinin eksik olduğu anlamına gelmez. Kilise, yani Mesih’in bedeni, bu sevgiyi zaman ve mekân içinde sürdürmekle görevlidir.

İsa’nın sevgisi mükemmel ve eksiksizdir. Ama bu sevgi, elçilerin ve Kilise’nin görevi olarak herkes için, her çağda görünür ve erişilebilir hale gelir.

Aziz Pavlus’un hizmeti, Mesih’in sevgisini devam ettirmektir. Sadece Kudüs’te ya da Yahudi çevrelerinde değil, dünyanın dört bir yanında… Bizim bugün Kilisede olmamız da bu fedakâr sevginin devamıdır. Her nesilde bu sevgi yeniden etkili ve anlamlı hale gelir, bizim aracılığımızla dünyaya görünür.

Bizim varlığımız ve ibadetimizle, İsa Mesih’in çilesi, ölümü ve dirilişi yeniden parlayan ve yaşayan bir gerçekliğe dönüşür. Kilise aracılığıyla Tanrı’nın varlığı gözler önüne serilir ve kurtuluş çağrısı yeniden duyulur.

Bunu anlamak zor olabilir. Ama şöyle düşünelim:

Kiliseye sadece kişisel niyetlerimizle gelmiyoruz; yalnızca lütuf istemek, Tanrı’ya şükretmek ya da yardım aramak için değil.

Kiliseye ruhsal puan kazanmak için gelmiyoruz ya da “Ben iyi bir insanım, cenneti hak ediyorum” diyebilmek için de değil.

Gelmeyenlerden daha iyi olduğumuzu düşündüğümüz için de gelmiyoruz.

Kiliseye geliyoruz çünkü birey ve cemaat olarak, Rab İsa’nın kurtarıcı çilesi ve dirilişinin, bizde ve aramızda yeniden görünür olmasına izin veriyoruz.

Diğer motivasyonlar ille de yanlış değildir, ama eğer arıtılmazlarsa, ruhsal parazitlere dönüşebilirler. Esenliğimizi çalabilirler ve araya kıskançlık, kibir, rekabet veya yargılama sokabilirler.

Ve bütün bunlar, Tanrı sevgisinin açığa çıkmasını engeller.

Vermeer- Christ in the House of Martha and Mary

Marta’yı hatırlayalım. İsa’ya gelip şikâyet ediyor. Bu şikâyet sadece evdeki haksız iş bölümüyle ilgili değil. Öyle olsaydı, kardeşiyle doğrudan konuşabilirdi. Asıl istediği, İsa’nın onunla ilgilenmesi, onu onaylaması ve onu tanıması. Hizmet etmekle meşgul olan Marta, İsa’nın ayaklarının dibinde oturup onu dinleyen kız kardeşini kıskanıyor.

Bu kadar özel bir misafirin evine gelmiş olması ona sevinç değil, öfke getiriyor. Kardeşiyle İsa’nın ilgisi için yarışıyor: “Ben ondan daha çok şey yapıyorum, seni daha çok seviyorum.”

Ama böyle bir karşılaştırmaya gerek yoktur. İsa’nın sevgisi bir ödül değildir. Seçici değildir, karşılıksız ve kusursuz bir sevgidir.

İbrahim ve Sarah’ı da düşünelim. Üç gizemli misafiri ağırladıklarında durumları acı vericiydi. Tanrı bir çocuk vâdetmişti ama hâlâ ortada çocuk yoktu. Zaman geçmiş ve umut azalmıştı.

Bütün hayâl kırıklıklarına rağmen, acı onları kör etmedi. Zorlanmalarına rağmen misafirlerini cömert ve zarif bir şekilde ağırladılar. Kutsal Kitap onların misafirperverliğini ayrıntılarıyla anlatır. Bu, Tanrı’nın iyiliğinin, onların eylemleriyle nasıl görünür hale geldiğini gösterir. Böylece onlar da -tıpkı Pavlus gibi- Tanrı sevgisinin, insanın cömertliği ve imanı sayesinde görünür kılınmasına katkıda bulundular.

İşte bizler de kiliseye geliyoruz ki, varlığımızla, duamızla, sözlerimizle, hatta giyinişimizle ve davranışlarımızla Tanrı sevgisini birbirimize gösterelim.

Kilisede biri bize baktığında, Tanrı sevgisini görebilmelidir.

Bizi kiliseye getiren diğer tüm motivasyonlarımız arıtılmalıdır. Kendi niyetlerimizden kaçmıyoruz, ama onların Tanrı tarafından dönüştürülmesine izin veriyoruz. Çünkü Aziz Pavlus’un hatırlattığı gibi, biz Mesih’te eksiksiz olmaya çağrılıyoruz.

O halde Tanrı sevgisinin bizde görünür olmasına izin verelim. Tanrı’nın lütfuyla mükemmel olalım.

Çünkü O mükemmeldir ve bizim için burada, Efkaristiya’da mevcuttur.

p. AB